fotoğraf: Johannes Nacpil
(CC BY-NC-ND 2.0)
Yemek, Kent ve Gündelik Hayat
Aklın Kötümserliği
ve İradenin İyimserliği

God, grant me the serenity to accept the things I cannot change, 
the courage to change the things I can, 
and the wisdom to know the difference. 
Reinhold Niebuhr, “Serenity Prayer”

Geçen hafta sosyal medyada üzerinde çokça konuşulan bir Žižek metni karşımıza çıktı. Yazar organik gıdalardan bisiklet kullanımına ve hatta —yapılan birkaç yorumdan sonra anlaşıldığı üzere— veganlık gibi kabaca şu sıralarda hipster kültürü olarak adlandırılan yaşam pratikleri üzerinde durarak, bunların uluslararası dayanışma ile tüketimi doğrudan durduracak küresel eylemlere dönüşmedikleri sürece, bireysel olarak bir anlam ifade etmediğini söyledi. Giderek sorumluluk ya da vicdan denilen disiplin araçlarının kapitalizmi maskelediğini, onu açığa çıkartmak yerine daha da güçlendirdiğini yazdı. Aralara da, her zamanki provokasyon merakıyla, örneğin organik elma almanın saflık olduğunu ifade ettiği cümleleri eklemeyi unutmadı.

Sadece organik gıda tüketimi ve ekolojik faaliyetler için değil, gündelik hayatı politize eden her başlık için hemen üretilen iki pozisyon bulunuyor: aklın kötümserliği ve iradenin iyimserliği.* Antonio Gramsci formülasyonu bu tepkiler, Žižek’in de yazısında belirttiği gibi, basitçe mekanizmaların ya öznesiz işlediğini ya da sorumluluk almamız gerektiğini ısrarla savunur. Eylem ne olursa olsun gereklidir, çünkü insan tarihin öznesi, onun üreticisidir. Belirli bir grup belirli bir amaca uygun eylem tasarlar ve böylece dünya değişir. İradenin iyimserliği budur. Ama yapısalcılığın çöküşüyle, öznenin tarihin akışını değiştirebileceğine dair iyimserlik üzerine temellenen karşı çıkış entelektüel meşruiyetini de toplumsal inandırıcılığını da yitirir. Aklın kötümserliği ise burada devreye girer: Birey tarihe maruz kalır; o nedenle sorumlu değildir, çünkü sonuçlarına maruz kaldığı iktidarı kendi yaratmamıştır ve yönünü de belirleyemez. Ne yaparsa yapsın anlamsız ve boştur. Hiçbir şeyi değiştiremez.

Çokluğu İcat Etmek Gerekir

Tepkileri bu ikili karşıtlığa indirgediğimizde, üçüncü bir pozisyon hayali imkânsız hâle geliyor. Kabul etmek gerekir ki, hangi boyutta olursa olsun herhangi bir eylem tek başına hiçbir iktidarı çözmeye yetmez, ama aynı eylem iktidarı açık etmeye yarar. Sorunu sadece tüketim sorununa indirgediğimizde, organik elma gözümüze hiçbir şey olarak görünebilir. Evet tüketim biçimini toptan durdurmalıyız, ama aynı elma bir eylem biçimi olarak karşımıza çıktığında o kadar da küçük gözükmez gözümüze. Peki ama siyaset nerede? Bu iki cevap dışında başka bir yol hayal etmek bu kadar imkânsız mı? Sürekli olarak vaat edilmiş daha iyi bir gelecek adına yapılmış hesaplı kitaplı eylemler ve o gelecek adına bugünü değerden düşürmek, olanı yararsız olarak adlandırmak, o vaat edilen geleceğe bir türlü kavuşamayınca bir yenilmişlik duygusu ve ona eşlik eden kızgınlık. Cennete ulaşmamızı engelleyenleri, ihanet edenleri afişe etmek dışında, yok mu bir şey?

Artık iyice karikatürize edilmiş bulunan 68 kuşağının sloganlarını bir kez daha hatırlayalım: “Şimdi ve burada”, ardından da “gerçekçi ol, imkânsızı iste”. Daha güzel günler adına değil, bugün burada geleceği olasılıklara açmak için o elmayı yemek ve o elmanın yenmesini değerden düşüren, Nietzsche’nin tarif ettiği rahiplere karşı meydan okurcasına imkânsızı istemek gerekir. Olanı olması gereken adına yargılamak, yarın yanınızda olacağını düşündüğünüz için bugün komşunuza hesaplanmış bir selam vermek yerine imkânsızı istemek, şimdinin içinde olmak ve vaat ile bağları koparmak demektir.

Yemek Siyaseti

Bütün bu yazdıklarımın konusu yemek olan bir yazı dizisi ile ne ilgisi var diye sorarsanız; direnişi tek bir hedefe —örneğin yıkılması gereken bir düşmana— yöneltmek, onu merkezileştirmek ve tekleştirmek isteyen tüm çağrılar, kendi ideallerindeki biçime uymayan tüm niyetleri değerden düşürmeye çalışır. Yemek de bunlardan biridir. “Daha önemli sorunlarımız varken yemek konuşmak şımarıklıktır” ya da “küçük bir kaçamak, kısa süreli bir moral takviyesi olarak işe yarayabilir ama daha büyük hedefleri unutmamak gerekir”.

Yemek üzerine konuşmak, aynı anda yaşam üzerine konuşmaktır. Hem kendini devrimci olarak düşünen hem de karşı-devrimci olarak adlandırılan tekleştirici, merkezileştirici pratiklere karşı koyar. Milli yemekler ‘panteon’undan da, romantikleştirilmiş yerelliklerden de kaçar. Türkiye üzerinden konuşmak, hem çok kolaydır hem de bilineni hatırlatmaktan başka bir işe yaramaz. Neredeyse bir on yıllık zaman dilimi içerisinde bu coğrafya kırmızı et denince ilk önce kebabın akla gelmediğini, iyisinin sadece mangalda pişmek zorunda olmadığını, dahası boyutlarının farklı olabileceğini, balığın hamsi ve palamuttan ibaret olmadığını ve sadece tava veya ızgara yapılması gerekmediğini, çorbanın sadece tarhana, mercimek, ezogelin veya işkembeden ibaret olmadığı öğreniyor. Bu satırları okuyanlar hemen “iyi ama bizim oralarda bunlardan başka şeyler de var” diye düşünüyorsa, kendisine “kaç tane var?” diye sorsun lütfen. Gastronomik bağlamda farklılık üretemeyen bir ülkenin zaten o farklılığı talep etmediğini de söylemek zor değildir. Mutfak kültürü üzerine konuşmak sanıldığının aksine, iktidar mekanizmalarını çok çabuk açığa çıkartır.

* Bkz. “Serenity Prayer”. Duanın Türkçesi şöyle:
“Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır,
değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
ve ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ver.”
Bu arada, küçük bir ayrıntı ama yazı bağlamında bana anlamlı görünüyor: Bu dua Amerikalı teolog Reinhold Niebuhr tarafından yazılmış ve sonrasında adsız alkolikler programı ile yaygınlaşmış. Duanın Türkçesini internette aradığınızda karşınıza ya bir Hitit duası ya da Mevlânâ’ya ait bir söz olarak çıkıyor.

çokluk, iyimserlik, kötümserlik, Slavoj Žižek, Tayfun Gürkaş, Yemek Kent ve Gündelik Hayat