Ahlak Üzerine
Acıklı Notlar ya da
Yalanın Toplumsal
Kökenleri Üzerine

1981 yazında dört aylık askerlik görevi yaptım. Bir gün Burdur’un tozundan ve sıcağından bunalarak eğitim alanının yanındaki çamlığa kaçtım. Gölgede güzel bir şekerleme yaptım. Bu arada yoklama yapılmış; birliğime geri döndüğümde kaçakları batarya komutanının karşısına çağırdılar. 20-25 kişi kadar olduğumuzu hatırlıyorum. Komutan nerede olduğumuzu sordu. Arkadaşlarım “midem bozulmuş, tuvalete gitmiştim; tansiyonum düşmüştü, revirdeydim” türünden yanıtlar verdiler. Hatta birisi de komutana “yanınıza gelip özel olarak anlatabilir miyim” diye sordu ve meramını gizlice beyan etti. Bense dürüstlüğümden demeyeceğim, ama herhalde bir kişilik zaafımdan olsa gerek, “kaçtım ve gölgede dinlendim” dedim. Apaçık çocuksu yalanları hiç yadırgamayan komutanın benim yanıtımdan duyduğu dehşeti hâlâ hatırlıyorum. “Elektrikler kesilmişti, ödevimi yapamadım” şeklindeki ifadelerden rahatsız olmamıştı, fakat benim dürüstlüğümden irkilmişti. Şaşırmadım. Zaten böyle olmasını bekliyordum.

Bu anlattığım kişisel bir anekdot. Aşağıdaysa tarihsel bir örnek vereceğim.

Makamat, 11.-12. yüzyıl dönümünde yaşamış Hariri adlı bir Arap yazarın ‘makame’ denen kısa öykülerinden oluşur. Kitap adını da makamenin Arapça çoğulundan alır. İki kahramanı vardır tüm öykücüklerin. Hâris ibni Hemmam ve Ebu Zeyd. Eserde Ebu Zeyd gezgin, vaiz, dilenci vs. gibi kişiliklere bürünür, çeşitli kılıklara girer. Ülkeler, kentler dolaşır. Bu arada da bitimsizce hileler, üçkağıtlar yapar, yalanlar söyler. Bunlardan bazılarının bir çıkar elde etmeye yönelik olduğu bile söylenemez. O tür ‘beyaz yalanlar’ sadece karşıdakini aptal yerine koymayı hedeflerler. Kimileriyse apaçık sahtekârlık ve suç kapsamında sayılabilir. Ancak, Ebu Zeyd nereye gitse, Hâris İbni Hemmam’la karşılaşır. Hâris, Ebu Zeyd’in hile ve yalanlarını fark eder, yüzüne vurur. Ebu Zeyd ise, ona diller dökerek özür diler, bağışlanma talep eder. İkilinin yalan söyleme ve yalanı teşhis etme şeklinde ilerleyen tuhaf diyaloğu sürer gider. Ne var ki, Ebu Zeyd cezasını bulmadığı gibi, asla uslanmaz da… Hâris ise “bu aşağılık herifle konuşmaya gerek yok” demez, sadece her durumda ne kadar zeki ve kül yutmaz olduğunu gösterir.

Hariri, Makamat, ayrıntı
[Bibliothèque nationale de France, manuscript Arabe 5847, 1237AD,
Folio 29 Verso: maqama 11 Funeral
(kaynak: gallica.bnf.fr)]

Makamat elde çok önemli minyatürlü erken yazmaları bulunuşundan kestirilebildiği kadarıyla, döneminde çok sevilmiştir. Bugün de Arap dünyasında unutulmuş değildir. Buna karşılık, Türkiye’de yüzyıllar boyunca ona yönelik kayda değer bir ilgiden söz edilemez. Olsa olsa, son yıllardaki Ortadoğululaşma furyası çerçevesinde yeni birkaç baskısı yapıldı. Ama, asıl şaşırtıcısı internette Makamat’ı yorumlayan Türkçe sayfalarda görülen ahlaki pozisyon iddiaları. Yorumcular kitabın doğruluktan yana bir duruş sergilediğini söylemekte neredeyse uzlaşıyorlar. Oysa kitap yazarının yalancılığı ve hilekârlığı mahkûm etmek bir yana, doğruculuktan daha zekice bulduğu apaçık. Hiçbir yorumcunun “bu nasıl bir dünya görüşü, nasıl bir ahlaki kavrayış” diye sorduğunu görmedim. En azından merak etmeleri umulurdu. Belli ki, etmiyor veya ortada ahlaki bir duruş çelişkisi görmüyorlar. Oysa Makamat’ın düzanlamlı mesajı apaçık: Yalan söylemek ve hile ne kadar olağansa, uyanık olup onlardan paçayı kurtarmak da o kadar olağandır. Bunu okuyunca rasyonel ve gerçekçi kişiliklerle tanımlı bir Ortaçağ Ortadoğu’su ve Arap kentlisi tahayyül etmek kolay. Ama, bu saptama fazlasıyla saflık olur. Biraz daha farklı yorumlar yapmak gerekecek.

Bu iki örnekle yalanın toplumsal bir konstrüksiyon olduğunu, her yerde aynı ahlaki endişelerle karşılanmadığını anlatmaya çalışıyorum. Ancak, asıl anlatmak istediğim, yalan söylemenin ve yalan karşısındaki tepkinin ve tepkisizliğin bir iktidar ilişkisi tanımladığı. Ya da yukarıda özetlediğim Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki biçimleriyle yalan üretimi bir anlamda otoriteye itaat ritüelidir. İlk anekdotta, o askeri eğitim alanı kaçaklarının söylediği ilkel yalanların, çocukça mazeretlerin komutanı rahatsız etmeyişi, ama doğru sözlülüğün irkiltmesi o ritüel bağlamında anlamlıydı. Yalan söyleyenler gerçekte o yalanları aracılığıyla yaptıklarının yanlış olduğunu ve komutanın otoritesini kabul ettiklerini belirtmiş oluyorlardı. Dolaylı yoldan “yapılmaması gerekeni yaptım, ama siz affedin” diyorlardı. Yalan söylemeyense, apaçık biçimde otoriteyi hiçe sayıyordu: “Kaçtım ve uyudum; hiç de pişman değilim.”

Özetle, yalan söylemekle yalanın toplumsal algılanışı bağlantılıdır. Yalan, komutan ve öğretmenin otoritesinin onaylanmasına işaret ediyorsa çok kolay söylenir. Otoriteye itaat etmemeyi vurgulayan doğruluk ise, yalancılıktan daha fazla gayrimeşru sayılır. O yüzden Türkiye’de devlete, genelde tüm kamu otoritelerine, ebeveyne, hocalara yalan söylemek olağandır. Tabii ki, bu sözleri okuyunca “ne münasebet” diyecek çok kişi var. Onlara sadece şunu hatırlatayım: Yalanı bir itaat ritüeline dönüştürmeyen toplumlarda, örneğin, okul sınavları gözetmensiz yapılabilir, yapılır da... Örneğin, kişinin ikamet ve vatandaşlık bilgilerini resmi belge olmaksızın doğru vereceği kabul edilir. İşlemler öyle yürütülür. Türkiye’de her ikisinin de mümkün olmadığını söylemek bile gereksiz. Peki, öyle toplumlarda yalan söyleyen yok mu? Tabii ki, var; ama o yalanın algılanışı buradaki gibi olmaz. Sözgelimi, çocuğunun yalanlarıyla yüz yüze kalan babalar “seni sevimli kerata” deyip yüce gönüllülük rolü oynamazlar.

Makamat’taki gibi yalancılığın ve yalan dedektifliğinin bir sportif etkinliğe dönüşmesiyse —siyasal ve dinsel nitelikte olanlar da dahil— her anlamda otoritelerle kurulmuş bir ikiyüzlülük ilişkisine işaret ediyor. Oradaki Ebu Zeyd gibi, yalancılığı bir kimlik özelliğine dönüştüren kişi, yakalanmadığı müddetçe ortamdaki doğruluk ideallerine uygun davrandığı imajını verir ve bundan da yararlanır. Aksi biçimde davranan, örneğin, 16. ve 17. yüzyıl İngiliz dissident’leri ve Fransız Protestanları böyle yapmazlar. “Hayır” derler, “ben sizinle aynı fikirde değilim. Sizin doğruluk saydığınız şeyler benim için doğru değil. Benim Hristiyanlık anlayışım ve inancım farklı”. Bunu söyleyenler açıkça muhalefet etmekte, fikirleri uğruna ölümü ve başka kayıpları da göze almaktadır. O yüzden Britanyalı dissident’ler sonradan ABD olacak ülkeye taşınırlar. Ya da bir avuç İngiliz Katolik, Anglikan kilisesine “hayır” der ve 1830’lara kadar öz vatanlarında her türlü kamusal haktan yararlanmaksızın (örneğin, memur olamadan, parlamentoya seçilemeden, üniversiteye gidemeden) yaşamaya razı olurlar. Yine de görünüşte Anglikanmış gibi davranıp gizlice Katolik inancını sürdürme aşağılıklığını yapmazlar. Veya ünlü Thomas More, kralı 8. Henry’nin boşanmasının yasallığına inanmadığı için, onay yeminini etmeyecek ve idam edilecektir. “Bu boşanma yasal olsa ne olur, olmasa ne olur” demez. “Tabii ki yasal” diyerek canını kurtarmak yerine, prensip uğruna ölür. Fransız Protestanlar (Huguenot’lar) da bu kolay yola başvurmazlar. “Tamam, biz de Katoliğiz” deyip, yalan söyleyip kıvırtmazlar. Hollanda’ya, Kuzey Almanya’ya, Britanya’ya taşınırlar. Avrupa tarihindeki en önemli aktörlerden biri olur çıkarlar. Avrupa’nın değişim ve dönüşümünde onların büyük katkıları vardır.

Dünyanın çeşitli yerlerinde böyle yapmayanlarsa basitçe yalan söylerler. Yalan söyleyerek kayıplara uğramaktan kaçınmış olurlar. Hatta itaatkârlıkları nedeniyle olumlanırlar bile… Ama o sayede tarihsel roller oynama imkânlarını da kaçırırlar, zamanla silinir giderler. Çünkü takiye yaparlar. Onların doğru bildiklerini açıkça söylemeleri için kendilerini güvende hissetmeleri gerekir. Yani doğruculuk tehlikesizse, belki yalan ve kıvırtmadan vazgeçmeleri mümkündür. Fakat öyle bir toplumda yalan söyleme pratiğini herkes o kadar içselleştirmiştir ki, onlar artık isteseler de doğruculuk yapamazlar. Ebu Zeyd’ler için yalan ve riyakârlık bir kişilik bileşenidir. Onlar tabii ki sıcak yataklarında ölürler. Thomas More’lar ise, ahlaki tutarlılık ve fikir-eylem çelişkisi üretmemek uğruna can verirler. Ölürler, ama modern dünyayı uyanık Ebu Zeyd’ler değil, ‘tutturuk’ Thomas More’lar kurdu.

ahlak, iktidar, Makamat, otorite, Uğur Tanyeli, yalan