10 × 10 cm
ve Spontan Meşkler

“Binlerce kişinin, karşısında kutsal bir amaçla saf tuttuğu bir duvarın bir engel değil, sonsuza açılan bir pencere niteliğinde olmasını amaçladım.” İslamabad’da mimar Vedat Dalokay’ın projesiyle gerçekleştirilen Şah Faysal Camisi’nin seramik duvar panolarını tasarlayan Mengü Ertel, 1984 yılında, çalışmasının ana fikrini bu sözlerle açıklıyordu. Henüz bir Akademi öğrencisi olduğu 1950’li yıllarda sanatta sentezci arayışlar bağlamında ele alınan gelenek, onun için bir motife indirgenemeyecek kadar köklü bir plastik anlatım ve hayatın akışında var olan bir jestüellikti. Bu yüzden de Ertel, ister bir duvar, ister bir dekor, ister bir kâğıt, ister bir mekân olsun satıhla hep görünen yüzeyin ötesinde bir bağ kurdu.

Aliye Berger’in Gravürler sergisinde
Mengü Ertel, 10 Ocak–11 Şubat 1995,
Maçka Sanat Galerisi Arşivi

Yukarıdaki fotoğrafı, Aliye Berger’in 1995 tarihli Gravürler sergisinde çekildi. Yer; Maçka Sanat Galerisi. 1976 yılında kurulan ve geçtiğimiz 2016 sonunda sanat ortamına veda eden bu özgün mekânın, logosundan kitaplarına, afişlerinden davetiyelerine dek tüm görsel iletişim tasarımlarını da —2000 yılındaki ölümüne dek— Mengü Ertel gerçekleştirdi. 10 × 10 cm seramik karolarla örülü, mimari tasarımıyla minimal ve dönemine kıyasla —ve belki de hâlâ— uçlarda duran galeri, bünyesinde sergi açmış pek çok sanatçının mekânla birlikte üretmeyi düşünmesine vesile oldu ve bugün mekânın espası olmaksızın eksik kalacak birçok yapıta ve sergiye yer verdi. Şu sıralar dijital ortama aktarma çalışmalarını sürdürdüğü, 40 yıllık serüveninin bir izdüşümü olan ve Vehbi Koç Vakfı’nın 2018 sonbaharında açılacak çağdaş sanat müzesine devrettiği arşivi ise, gelecek projeler, araştırmalar ve düşünmeler için ‘sonsuza açılan bir pencere’. Bu yazı da bu arşiv ve mekân özelinde Mengü Ertel’i düşünürken, görünen yüzeyin ötesinde beliren birtakım bağlarla ilgilidir.

Spontan Meşkler

Maçka Sanat Galerisi 20 Aralık 1994–7 Ocak 1995 aralığında Aliye Berger’in Güneşin Doğuşu’nu sergiledi. Türkiye’nin kültür hayatında şaşırtıcı jestler yaratmış olan Şakir Paşa Ailesi’nin mensuplarından olan Berger’in, büyük tartışmalara konu olan bu yapıtı, sanatçının 1974 yılındaki ölümünden sonra açılan ender sergilerinden biri olarak mekânın belleğindeki yerini aldı. Necmi Sönmez, galerinin bu sergiye ilişkin kitapçığında Berger’in sanatını çizgi, dahası “araştırıcı çizgi” üzerinden okur. Berger çizgiyle araştıran, düşünen, sınırlardan taşan, yaramazca deneyen bir sanatçıdır. Onun araştırıcı çizgisi tuvalin konturlarından taşarak 1950’lerin sanat ortamında ve algılarında da bir nevi kaos yaratır.

Aliye Berger, Güneşin Doğuşu,
20 Aralık 1994–7 Ocak 1995,
Maçka Sanat Galerisi Arşivi

Dönemin sanat ortamı, özel teşebbüsleri teşvik etmeye yönelik bir ekonomik ve politik yapılanmanın etkisinde, özel kurumların öncülüğünde gerçekleşen sanat yarışmalarına sahne oldu. Bunlardan 1954 yılında Yapı Kredi Bankası tarafından gerçekleştirilen “İş ve İstihsal” konulu resim yarışması, dönemin sanat ve basın ortamında çokça tartışmaya yol açtı. Bu tartışmanın ana ekseni de Aliye Berger’in birincilik kazanan yapıtı Güneşin Doğuşu’ndan geçiyordu. Bu yapıt, dönemin alışılageldik soyutlamacı ve akademik yaklaşımlarının çok uzağında, münferit, hayatı kucaklayan ve pek de uslu olarak nitelendirilemeyecek bir jest olarak hem gelenek anlayışında hem de çizgisel bellekte bir sapmanın ifadesiydi. Dönemin sentezci yaklaşımı doğrultusunda başta D Grubu olmak üzere, kübizmi, Anadolu motifleri üzerinden düşünen bir gelenek anlayışını benimseyen bir sanat ortamında Aliye Berger’in bu yapıtı ve onda karar kılan uluslararası jüri dönemin sanatındaki geleneksel tavrın dönüşümüne de hız verdi. Necmi Sönmez, söz konusu yazısında bu değişim arzusunu şöyle ifade ediyor: “Uluslararası jürinin Aliye Berger’i birinci seçmesi, aynı zamanda ‘ulusal sanat’ın, Anadolu motiflerinin ele alınması sonucunda gerçekleşemeyeceğinin benimsenmesine de yol açmıştır. Bu bağlamda beni düşündüren diğer soru, Sabri Berkel gibi ilk soyut resimlerini 1951’de (Kubbeler I ve II) gerçekleştiren bir sanatçının 1954’te neden bu yarışma için Ege’de tütün toplayanları konu eden, ‘Anadolu kübizmi’ çerçevesinde ele alınacak olan bir resim yaptığıdır. Sabri Berkel’in sanat yaşamında daha açık olarak izlenebileceği gibi ‘ulusal sanat’ fikri YKB yarışmasında önemli bir ‘rota değişikliği’ne uğradı. Sanatçılarımız kendilerine özgü bir resim anlayışı oluşturmak için motiflerden yararlanamayacaklarını kavradılar ve birçoğu, kaligrafi çıkışlı soyut resim yapmayı, gelenekselin yorumlanmasında ikinci bir yol olarak kavradılar.”1

Berger’in sanatçılığının, özellikle Akademi çevrelerince çok tartışıldığı bu dönem, galericilik anlamında döneminin ötesine geçen bir açıklık ve berraklıkta hareket eden bir başka örneği de barındırır. Bu, sanatın bağımsızlaşma nüvelerini gösterdiği 50’ler döneminde kurulmuş ve Oygar Sanat Galerisi ile birlikte Türkiye’nin ilk özel sanat galerisi addedilen Maya Sanat Galerisi’dir. 1951’de Adalet Cimcoz tarafından kurulmuş olan galeri 1955’te kapandı. Sadece, yukarıda adını saydığımız sanatçıların da içinde olduğu bir plastik sanat çevresini değil; çeperlerini daha bulanık tutarak, yaratıcı kaosa açık bir tavır ve taşkınlıkla dönemin edebiyat, karikatür, fotoğraf ve tiyatro gibi farklı disiplinlerini de bünyesinde topladı. Aliye Berger’in de yolu şüphesiz bu galeriden geçti, galerinin farklı sanatları birbirine karan Paralel Plastik-Müzik sergisi onun yer aldığı sergilerden biriydi. Yolu bu galeriden geçip Berger ile tesadüf etmiş bir başka isim de Mengü Ertel’di. Mengü Ertel kendi ifadesiyle Maya Sanat Galerisi’nin çocuklarındandı. Berger’in Güneşin Doğuşu’nun ödül kazanmasından dört yıl önce, Akademi’de hocaları olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Ertel’i ve yakın arkadaşı Kuzgun Acar’ı Adalet Cimcoz ile tanıştırır. Mengü Ertel ve Kuzgun Acar Maya Sanat Galerisi’nde Cimcoz’a bir nevi asistanlık yaparlar. Bu yılları ve zengin karşılaşmalara açık galeri ortamını şöyle aktarır Ertel: “Kuzgun, ben, Aloş, Maya Galerisi’nin çocukları olarak Lambo’ya alıştık. Adalet Cimcoz’un beni Sait Faik’le tanıştırdığı günü unutamam. Elimi sıktığında dizlerim titremişti. Sonra Arif Dino, Abidin Dino, Fikret Ürgüp, Cahit Irgat, Mücap Ofluoğlu… Olağanüstü bir ortamdı.”2

Güneşin Doğuşu’nun gelenek algısında tetiklediği kırılmadan farklı olarak, Mengü Ertel’in gelenekle olan bağı; soyut bir jest olarak üretimlerinde, araştırıcı çizgilerinde her zaman vardı. Bu bağı Neyzen Tevfik ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın dostu olan, kûfi hat meşk eden ve ekseriyetle saba makamını seven babası Mehmet Muhlis Bey’e kadar çekmek pekâlâ mümkündür. Maya ve Maçka Sanat Galerileri olmak üzere Türkiye’nin sanat tarihinde kendine has karaktere sahip iki galeriye de çok içeriden şahitlik etmiş olan Ertel, Maçka Sanat Galerisi’nde 1979 ve 1988 yıllarında gerçekleştirdiği iki sergisi ve 1999 yılında Dolmabahçe Kültür Merkezi’nde açılan Büyültmeler sergisinde geleneği belli biçimlere sıkışmadan duyumsatmıştır. Nitekim, 1979 yılında açtığı ve kaos fikri üzerinde temellenen Doğurgan Döngü bitki, kabuk, mercan gibi anatomik yapı kesitlerinden başlayarak kimliksizliğe, bilinmezliğe doğru meyleden görsel bir devinimi barındırır. Ertel’in arayışçı çizgilerini, lekeyle olan macerasını Nüvit Özdoğru o dönemde şöyle ifade eder: “Mengü’nün siyah beyaz keyiflenmeleri, pozitif-negatif virtüözlükleri onu kültür birikiminin uzantılarına, her şeyden önce dedelerimize, nakkaşilere, hattatlara, kat’ı denilen kâğıt kesme sanatına, Karagöz’e, minyatüre götürüyor.”3 1988 yılında gerçekleşen sergisi Oyuncular da, Sezer Tansuğ’un aktarımıyla çizginin zaman zaman spontan meşk cezbesine kapıldığı, doğaçlamaya dek işleyen bir ustalığın tezahürüdür.4 Ertel, bu sergilerinde bir ‘afişçi’ olarak hep düşünegeldiği ‘mesaj’ içeriğe mesafe almış, çizginin yabani, kaotik ama karmaşıklaştıkça verimlileşen dünyasından konuşmuştur. Çünkü çizgi ve çiziktirmek hep bir karşılaşma olasılığı ve taze bir başlangıçtır.

Bir Başlangıca Doğru

Mengü Ertel, Maçka Sanat Galerisi’nin uzun serüveninin büyük bölümüne eşlik etmiş, kurucu figürlerinden biriydi. Hatta bir galerinin, görsel iletişimini kuran kişiyle bu denli özdeşleşmesi, Türkiye’deki sanat galericiliği ve grafik tasarım serüvenindeki özgün kesitlerden biri olarak da değerlendirilebilir. Bu yazı, en başta da belirtildiği gibi, henüz bir boşlukken, bilhassa bu özdeşleşmeden ilhamla Mengü Ertel’e bakmayı amaçlıyordu. Ama arşivin derinlerinde rastladığım araştırıcı çizgilerin birbirlerine temas edişleri, kronolojik akışı hiç umursamayan ruhdaşlıkları, bir ışık çakımı gibi beliren bağlantılar ve karşılaşmaların neşesi bu çerçeveye sığmadı. Maçka Sanat Galerisi’nin 10 × 10 cm karoları çok net ve tanımlı olsa da, içinden geçmiş çizgilerin meşk edercesine bir diyaloğa doğru kendini aşması kaçınılmazdı.

Bu yazıya ilham kaynağı olan Mengü Ertel arşivi ve fotoğraflar için Maçka Sanat Galerisi’ne ve çalışma süresince ilgisini eksik etmeyen Nergis Abıyeva’ya içten teşekkürlerimle.

1. Necmi Sönmez, “1954 Yapı ve Kredi Bankası’nın Resim Müsabakası ve Çağdaş Türk Sanatı Üzerine Etkileri”, Aliye Berger “Güneşin Doğuşu”, MSG Yayınları, 1994.

2. Onat Kutlar, “Bir Güzellik Tutkusunun Peşinde”, Cumhuriyet, 3 Mart 1992.

3. Nüvit Özdoğru, “Biçimlendirme Olayının Mengü Noktası”, Milliyet Sanat, 15 Mart 1988.

4. Sezer Tansuğ, “Çizimde Teatral Stilizasyon”, Cumhuriyet, 19 Nisan 1988.

Aliye Berger, araştırıcı çizgiler, çizmek, Eda Sezgin, gelenek, Maçka Sanat Galerisi, Mengü Ertel, sanat